0ySjPF. “İnsanoğlu en acı çeken yaratıktır çünkü ölümün bilincine varmış tek yaratık, insandır.” İlyada/Homeros İnsanın ölüm karşısındaki çağlara ve toplumlara göre değişen tutumu ölümü kabullenme, isteme, inkâr etme, isyan etme, ölüme meydan okuma şekillerinde kendini göstermiştir. Ağıtlar, ölüm gerçekliğine isyanın, feryadın, çaresizliğin ifadesidir. Sözlüklerde ölenin iyi niteliklerini, ölümünden duyulan acıyı dile getiren söz veya ezgi olarak tanımlanan ağıt, aynı zamanda edebi bir türdür. Eski Türk şiirinde sagunun, Klasik Türk şiirinde mersiyenin, Halk şiirindeki karşılığı olan ağıt; ölen bir kimsenin gençliğini, güzelliğini, iyiliklerini, değerlerini, arkada bıraktıklarının acılarını, büyük felaketlerin acılı etkilerini dile getiren söz veya okunan ezgi, yazılan yazıdır. Ağıt yakmak Türk boylarında oldukça eski bir pratiktir Birisi ölünce kadınlar toplanır, “ağıtçı” çağrılır. O, yanık bir sesle şiirlerini söyler, saatlerce ağlanır. Ağıtçı, ölüye ağıt söylemek için ücretle ağlayan kadın, ağlayıcı, sagucu, mersiyehan diye bilinir. Dünyanın pek çok yerinde olduğu gibi Anadolu’da da daha çok kadınlar ağıt yakar. İran, Irak, Suriye’de ve Türkiye’de kimi yörelerde olduğu gibi ölülerin üstüne erkeklerin de ağıt yaktığı görülmektedir. Erkekler, ölü mezara götürülürken hep bir ağızdan ağıt söyler ancak çoğunlukla ağıt yakmak eylemi kadına yüklenen bir sorumluluktur. Erkek defin töreninde ve sonrasında ölüme karşı daha metanetli davranmak durumundadır. Erkeklerin ağlamaması ataerkil toplumlarda adeta birer kurala ve tabuya dönüşmüştür. Bu tabu sebebiyle ölüm törenlerinde erkekler gözlerinin dolduğunu bile saklarken, kadınların ağıtlarına gözyaşı ile bütünleşen ezgi ve beden dili eşlik eder. Ölüm gerçekliğine direnişte ağlayamayan erkeklerin tercümanı, ağıt yakan kadınlardır. “Bölgede o kadar çok ağıt vardı ki, her kadın o kadar çok ağıt biliyordu ki, ben de kadınlardan ağıt derlemenin yolunu öylesine ustalıkla bulmuştum ki, ağıtlardan ciltlerle kitap yayınlayabilecektim.” diyen Yaşar Kemal, Çukurovalı kadınların ölüm karşısındaki uyaklı sözlerini Ağıtlar I, Ağıtlar II adıyla yayımlamıştır. Ağıtları incelemenin bizi insan gerçeğine yaklaştıracağını ifade eden Yaşar Kemal’in 1939-1942 yılları arasında derlediği ağıtlar, 1943 yılında “Ağıtlar I” ve “Ağıtlar II” adıyla Adana Halkevi Dil, Edebiyat ve Tarih Şubesi Neşriyatı’ndan yazarın asıl adı olan Kemal Sadık Göğçeli imzasıyla basılmıştır. Eser, 1992-2003 yılları arasında Adam Yayınları ve Toros Yayınlarından çıkmıştır. Yapı Kredi Yayınlarından 2004 yılında “Ağıtlar” adıyla çıkan baskıda ise Yaşar Kemal ismi dikkati çekmektedir. Kitabı resimleyen ise ağıtların yayımlanması için çok çaba sarfeden “Ağıtları toplamak, ölümle kavgaya tutuşmak gibi bir şeydi” diyen Abidin Dino’dur. Bu baskıya “Ağıtların Baskısı İçin Birkaç Söz”den sonra Abidin Dino’nun yazdığı “Yaşar Kemal Bir Uzun Yürüyüştür Sevgi Dolu” yazısı eklenmiştir. İlk olarak 5 Şubat 1979 tarihli Milliyet Sanat Dergisi’nde yayımlanan bu yazıda Abidin Dino, bu bir deri bir kemik köylü delikanlı çocuğun Çukurova’nın avaz avaz bağırtılarından sorumlu olduğunu yazmıştır. Yaşar Kemal’in ölüme ve ağıta dair düşünceleri ile tespitlerinin bulunduğu “Ağıtlar Üstüne” yazısının akabinde eserin birinci bölümü “Ağıtlar I” adıyla ve ilk baskı kapağıyla yer almaktadır. Eserin birinci bölümünde önsözün ardından ağıdın ne zaman, nerede, nasıl söylendiğini ifade eden bir giriş mevcuttur. Yaşar Kemal bu bölümde 1940-1941 yıllarında Kadirli ve yöresinde gözlemlediği ağıt yakma geleneği hakkında şu bilgileri aktarmıştır“Bir köyde ölüm olduğu vakit, bunu duyanların hepsi ölü evinde toplanır. Bu sırada, halka olmuş kadınların içinden biri kalkarak, ölünün elbise ve çamaşırları bulunan bohçayı kadınların birinin önüne atar. Önüne bohça atılan kadın, bohçayı açar, içindeki eşyalardan birini eline alarak ağıdı söylemeye başlar. Ağıdın bir beyiti söylenince, söyleyen ve öteki kadınlar hep birden ağlamaya başlarlar. Bu ağlamak, bazen da kıt’a sonunda olur. O, kadının uydurduğu besteye bakar. Artık her beyit söylendikçe arkasından ağlanır. Birinci kadın yorulunca, diğer bir kadın bohçadan bir eşya alarak söylemeye başlar. Böylece söylemek isteyen kadınlar söyler ve ağlarlar. Bu söyleyiş, iki kadın arasında karşılıklı da yapılabilir. Kadınlar yorgunluk duyunca, içlerinden biri bohçayı dürer ve sükûnet içinde yerlerinden ayrılırlar. Ölü de yıkanmak için kaldırılır.”[1]Yazar ayrıca Van’da, Erzurum’da, Burdur’da ölü mezara götürülürken erkeklerin de ağıt söylediğini, Çukurova’da da eskiden erkeklerin bu merasimi gerçekleştirdiklerini ancak derlemeleri hazırladığı sırada artık buna tesadüf edilmediğini ifade etmiştir. Giriş bölümünden sonra derlenen ağıtlar aktarılırken ağıdın yakılış hikâyesi, ağıtta geçen bazı yerel sözcüklerin anlamı verilmiştir Gurbet Ağıdı[2] Kadirlinin Bozkuyu köyünden Sarı Mehmet oğlunun kızı Yüreğire gelin olmuş ve birkaç sene sonra orada ölmüş. Bu ağıdı anası yakmıştır. Yakılış tarihi, tahminen 1910-1918 arasıdır. Geldiği deniz gıyısı Geçinden gelir eyisi Varmış da eline düşmüş Bozulmuş Ehmet dayısı Babasına düğür vardım Vardığıma püşman oldum Emine ata binişin Ala gözün yaşlı gördüm İpek kefiye başında Gazi düzülü döşünde Gurbet ele geden gizin Anası görür düşünde Siyah gundura gıçında Otuz dal örgü saçında Gizim ay gimi parlıyo Şo yıldızların içinde Gazi Gazi altını. Gazi döşeli döşünde Göğsüne Gazi altınları takmış. Eserde ayrıca “Lügatçe ve Birkaç Söz” başlığıyla ağıtların halk söylenişindeki haliyle olduğu gibi aktarıldığı bilgisi verilmiş, İstanbul Türkçesine girmemiş, değişmiş, ağızlarda yer alan sözcüklerin altmış altı sözcük anlamlarının verildiği küçük bir sözlük hazırlanmıştır. “Faydalandığımız Kimseler” başlığı altında da otuz ağıdın adının karşısında ağıdın hikâyesini anlatanın adı, köyü, yaşı verilmiştir. Bu bölümde derlenen ağıtların birçoğunun kaynağının kadın ağıtçılar olduğu görülmektedir. Eserin ikinci bölümünde yer alan “Ağıtlar II” başlığı altında ise derlenen ağıtların ardından Ağıtlar I ve Ağıtlar II’deki tüm ağıtların yüz ağıdın ağıt dizini verilmiştir. Ağıdı ölüm acısını yeynilten hafifleten bir ilaç olarak gören Yaşar Kemal, ağıt yakmanın tüm dünyada yaygın bir ritüel olduğunu vurgulayarak karşılaştırmalı ağıtlar araştırması yapılabileceğini ifade etmiş, Gılgamış’tan İlyada’dan örnekler vermiştir. Romanlarında sözlü kültür ögelerinden yararlanan yazarın henüz yirmi yaşında iken Çukurova ve Toroslar’dan derlediği bu folklor derlemesi onun ilk kitabı olup ağıtlarla ilgili tespitleri ve ağıt yakma geleneğine dair bilgileri ihtiva etmesi açısından önemli bir kaynaktır. [1] Yaşar Kemal, Ağıtlar, Yapı Kredi yayınları, İstanbul 2005, s. 59. [2] s. 90
Hemen söze girdi. Cumhuriyet’te yayınlanmakta olan İnce Memed’in Çukurovalı İnce Memed olmadığını, Dinar’daki eşkıya Koca Mustafa’nın kızanı Mehmet olduğunu, bir Dinarlı olarak bu iddiayı önce Dinarlılara sonra basına yansıtmamı istedi. … Sn. Nedret GÜRCAN’ın makalesi… Nedret GÜRCAN Büyük bir edebiyatçıyla tanışmak… 28 Şubat 2015 günü 92 yaşında yaşamını yitiren ünlü roman ve öykü ustamız Yaşar Kemal için gazeteler “Bir yanardağ söndü” manşetiyle çıktı. Hakkında yazılanlar günler sürdü, sürüyor… Büyük bir cenaze töreni yapıldı, son yolculuğuna uğurlandı. O’nu seven halkımız ve tüm Türkiye, eserlerinin basılıp okunduğu ülkelerin sanat- edebiyat çevreleri saygıyla andılar… Önce, Yaşar Kemal’i tam altmış yıl önce tanımış olmamın, kendisini Dinar’da ağırlamamın ve de hemen bütün eserlerini okuyan bir hayranı olarak ölümüne çok çok üzüldüğümü yazmalıyım. Benim Sevgili Taşram ve Hoşça Kal Dinar kitaplarımda bu tanışmanın ve sonrasının öyküsünü anlatmıştım. Şimdi de daha çok okunması için Dinar-Belediye Web Sitesi’nde Bir Zamanlar Dinar başlıklı köşemde yazmak, anlatmak istedim. Adını ilk olarak Cumhuriyet gazetesinde Anadolu insanının iktisadi ve toplumsal sorunlarını dile getirdiği dizi röportajlarında görmeye başladım. İlk romanı İnce Memet 1953-1954’te Cumhuriyet’te tefrika edilmeye başladı ve büyük ilgi gördü. Eşkıya öykülerini biliyordum. Yaşar Kemal’in İnce Memet’inin efsane kişiliği bana sevimli gelmişti. Yaşar Kemal, Cumhuriyet gazetesi fotoğrafçısı Selâhattin Giz ve eşleriyle Alanya Damlataş Mağarası’ndaki astımlı hastalarıyla yaptığı röportaj ziyaretinden İstanbul’a dönerlerken 22 Şubat 1955 günü Dinar’a, bana uğramış, “Burada bir şairimiz var, onu görmeden olmaz, sorup kendisini bulup iki kelam edelim” demiş. Cumhuriyet Alanı’nın bir köşesinde arabadan inerek ilk rastladığı kişiye beni sormuş. O kişi Yaşar Kemal ve beraberindekileri elli metre ötedeki büromuza kadar getirmişti. Benim edebiyata başladığım yıllarda biz küçükler abi edebiyatçıları görmek, tanımak, onlarla konuşmak için can atardık. Şimdilerde de öyle mi? Bilemiyorum… Gazetedeki fotoğraflarından ve gözlüklerinden tanıdığım Yaşar Kemal’i Cumhuriyet Alanı’ndan yanındakilerle büromuza doğru geldiğini gördüğümde koşmuş, heyecan içinde elini sıkarak “Hoş geldiniz üstat” demiştim. Bana yanındakileri tanıtmış ve “Seni bu kadar kolay bulacağımı düşünmemiştim” diyerek koluma girmiş, büroya kadar da nereden geldiklerini, ziyaret sonrasında İstanbul’a döneceklerini söylemişti. *Yaşar Kemal’in ölümünden sonra Cumhuriyet Gazetesi’nde tam sayfa fotoğrafı Şairler Yaprağı dergisinin ağırlığı Büroda Şairler Yaprağı’nın yeni sayısını matbaaya yetiştirmek için çalışma içindeydim. Koltuklara oturmadan derginin masamdaki mizanpajını, şairlerin üst üste konmuş dergiye girecek şiirlerini ayakta gözden ve elden geçirdi. “Seni, ilçeni ve bir ilçede dergini nasıl oluşturduğunu merak ediyordum; şimdi anladım…” dedi. Ankara-Kaynak Yayınları’nda 1953 yılında çıkan masanın üzerinde duran ilk şiir kitabım Yaşadıkça Aşk Yaşar Kemal’in dikkatini çekti. Hemen imzalayıp sundum. Birkaç şiirimi ayak üstü okudu, “Güzel” dedi. Aşk şiirlerimi İstanbul’a kadar yol boyunca okuyacağını, beni daha çok tanıyacağını… söyledi. Öğle yemeğine kadar büroda kahve ve çay içerek, Alanya Damlataş Mağarası gezileri hakkında konuşarak konuklarımız arasında güzel bir ortam ve sıcaklık doğdu. Öğle yemeğini Hakkı’nın İmren lokantasında yedik. Konukların kimler olduğunu girişte arkadaşım Hakkı’nın kulağına fısıldadım. Mesleğinin önemini çok iyi bilen Hakkı müşterilerine her zaman gösterdiği ilgiyi bu kez konuklara eliyle ikramda bulunarak gösterdi. Un fabrikamız işletmeye açılalı bir yıl kadar olmuştu. Derginin basıldığı matbaayı ve fabrikayı merak etti. Onları fabrikaya ve matbaaya götürdüm. Buğdayın su değirmenlerinde öğünerek un olduğunu biliyordu, görmüş ve yaşamıştı da elektrikle çalışan fabrika düzenini ilk görüyordu. Ustadan bilgi aldı. Bana da “Bunları yazmalısın” dedi. İki göz odalı matbaada şaşkınlık geçirdi. Yüzüme baktı, ünlü kahkahasını patlattı ve “Sana deli” diyecektim, “şairler biraz öyledir…ve işte Anadolu da budur!Sen Anadolusun!..” dedi. Bir pedal matbaada Şairler Yaprağı’nın ayda üç bin baskı yapmasını aklına sığdıramadığını söyledi, beni içten sözlerle kutladı. “İyi ki Dinar’a ve sana uğradık” dedi. Akşam da konuğum olmalarını istedim hanımlar İstanbul’a uzun yollarının olduğunu söyleyerek kalmak istemediler. Vedalaşırken “Şair, ilk fırsatta İstanbul’da görüşmek üzere” diyerek sarıldı. Onları uğurlarken bir düş görmüş ve uyanmış gibiyim… Yirmi dört yaşlarındaydım. İnce Memet’i yazan ellerini sıkmanın genç bir şair olarak ne denli önemli ve anısı unutulmaz olduğunu her geçen gün daha çok yaşadım. Kaç kez İstanbul’a gittiysem bir rastlantı olmadı, rahatsız etmek de istemedim. O’nu bir daha göremedim. O artık benim altmış yıl önce görüp tanıdığım Yaşar Kemal değildi. Küçük tepecilerinden büyük bir dağ doğmuştu. O’na ölümünden sonra “Bir Yanardağ söndü” dediler. İnce Memet Dinarlı mı? Konu uzun; kestirimden gitsem bile sayfalar tutacak. 1955 yılında Dinar’da tanıştığım Yaşar Kemal’in romanı İnce Memed’in ikinci cildi yayımlandıktan birkaç ay sonra Afyonlı tanınmış gazeteci Muzaffer Göktan Dinar’a, bana geldi. Fabrikada, büroda merhabalaştık… Hemen söze girdi. Cumhuriyet’te yayınlanmakta olan İnce Memed’in Çukurovalı İnce Memed olmadığını, Dinar’daki eşkıya Koca Mustafa’nın kızanı Mehmet olduğunu, bir Dinarlı olarak bu iddiayı önce Dinarlılara sonra basına yansıtmamı istedi. Bana Yaşar Kemal’in İnce Memed’iyle ilgili Afyon basınında yayımlanmış yazısını gösterdi. Okumamı istedi. Behçetoğlu Muzaffer Görktan’ın o yazısından bir bölümünü kendi imlâsı ile noktası noktasına buraya alıyorum “… Yaşar Kemal, folklor araştırmaları yaparken, Çukurovalı “İnce Memed” isimli bir şakinin öykülerini cazip buluyor. İlk kez tarihli Cumhuriyet gazetesinde “İnce Memed”i tefrika ediyor. Hakikaten cazip mevzu. Nitekim bilahere Hürriyet gazetesinde tekrarlandı. 21 dile çevrildi. Hakikaten akıcı bir üslupla kaleme aldığı romanı taktire şayandır. Fakat yazar “İnce Memed”in şahsiyeti hakkında esaslı bir inceleme yapmadan kaleme sarılmış. Kendisini ikaz edenlere ise “Benim İnce Memed’im Dinarlı Kocamustafanın kızanı İnce Memed’le ilgisi yoktur. Tam on “İnce Memed” tesbit ettim” gibi sözler etmiştir. “Ben incelemem sonunda on kadar “İnce Memed” tesbit ettim. Romanımda bunların müşterek vasıflarını anlatmağa çalıştım,” demiş olsaydı hoşafın yağı kesilecekti. Yaşar Kemal’in “Benim İnce Memed’imin Dinarlı Koca Mustafa’nın İnce Memed’i ile ilgisi yoktur. Çukurovalı İnce Memeddir” diye israr edişi, esaslı araştırma yapmadığını gösteriyor. Yaşar Kemal ilk tefrikasına “Cumhuriyet”te başlamadan 7 sene evvel 27/9/ 1946 tarihli “Çağdaş” Enver Esenkova’nın çıkardığı dergi’ta “Türkülerimizin Dili” isimli uzunca bir yazımda “İnce Memed”in yaşam öyküsünü vermiştim. Merhum Hocam Edip Ali Baki birgün beni evine çağırarak Muzaffer, bu Çölovalı Koca Mustafa, hakikaten kahraman, mert bir şakidir Onun hakkında hayli incelemeler yaptım. Fakat tamamlayamadım. Bu işi sana bırakıyorum” diye Arap harfleri ile yazılmış defteri ve dosyayı bana verdi. Ben daha evvel Koca Mustafa ve İnce Mehmeti yakınen tanıyan Şair Merhum Vehbi Çizmeciler’den hayli notlar almıştım. Şairimiz, Koca Mustafa’nın tuzağa düşürülüp Bohorcular Deveciler denilen bir aşiretin ismidir tarafından vuruluşuna çok üzülmüş ve sık sık İnce Memed’in ismi geçen ilk Koca Mustafa türküsünü yazmıştır. Koca Mustafa vurulduktan sonra cesedi Dinar cezaevi kapısı önünde teşhir edilirken şairimiz de bu dağ cüsseli adamın soğuk yüzünü görmüştür. Türkü elli kıt’a kadar vardır. Olayı detaylarıyla anlatır. Bir taraftan “İnce Memed’in Dinar’la, Koca Mustafa ile ilgisi yok” derken “İnce Memed” Romanının dördüncü baskısında “Şu Dinar’ın sıra sıra söğüdü,/ Ben geçerken yaprakçığı böğüdü, Deveciler küçük idi büyüdü/ Eyvah İnce Memed yaktın sen beni” vs diyor. Hani İnce Memed’in Dinar ve Koca Mustafa ile ilgisi yoktu. Keza yine “Türk Folkloru Araştırmaları” dergisinin Mart 1954 tarih ve elli altıncı sayısında Yaşar Kemal “Halk Türkülerinin Doğuş hikayeleri İnce Memed” isimli yazısında verdiği türküde yine Dinar’dan bahsedilmektedir. O tarihli “Karagöz” gazetelerinde Koca Mustafa’nın cesedinin resmi neşredilmiş, kaçanlar arasında İnce Memed’in de bulunduğu kaydedilmiştir. Ayrıca İnce Memed’in arkadaşları ve Takip müfrezeleri Komutanı Beytullah Çavuşla da ayrı ayrı konuştum. Hatta Beytullah Çavuş, olaydan birkaç sene sonra İnce Memed’e Adana’da bir handa rastlar. Tabancasını çekerek vuracağı sırada İnce Memed ancak yalvararak kurtulur. Dikkat buyurulursa eski halk masallarını kaleme alan usta kalemler olayları anlatırken tarihi musuliyetten kurtulmak için “Rivayet edilir ki” diye başlarlar. “Halk Bilimi” yörelerin değil, halkın öz malıdır. Yörelerin öz malı türkü, destan, Masal, efsane çok azdır. Bunu bulup çıkarmak da çok zordur. Bu konumuza da başka bir yazımla örneklerle döneceğim. Folklorcülerimizin dikkat edecekleri hususat, mümkün olduğu kadar köke inmek, asla kesin karara varmamaktır. Tarih baba kendisini tahrif edenleri affetmez. Hoşça kalın Behçetoğlu Muzaffer Görktan Şair Vehbi Çizmeci’nin notları ve 233 dizeden seçmeler Koca Mustafa ve İnce Mehmet’i yakınen tanıyan Afyonlu Şair Merhum Vehbi Çizmeciler’in notlarından sonra merak edip araştırmacı yazar Afyonlu İrfan Ünver Nasrattinoğlu’nun- şairin yaşamı ve şiirlerini kapsayan- kitabını gözden geçirdim. Konu edilen türkünün metnini kitaptaki şiirler arasında bulamadım. Bunun da yazılması gerekirdi diyorum. Yaşar Kemal’in bu iddia karşısında önceki söylediklerine sonradan eklediği ya da benim gözümden kaçan bir şeyler oldu mu? Bilmiyorum. Belki de- daha fazla- üzerinde durulacak bir şey görmemiştir. Ben de aynı kanıdayım. Ayrıca bizim Dinarlı Koca Mustafa’nın “İnce Mehmet’i yoksulların, ezilmişlerin hakkını arayan bir “halk kahramanı” değildi. Soyan, korkutan, kaçıran ve öldürendi. Eşkıya Koca Mustafa ve kızanlarının 1925’te tenkilinden sonra- köylülerin bir bölümünün hayranlık duydukları- eşkıya adına 52 adet 4’lük, 19 adet 3’lük, 6 adet 2’lik dizeler halinde tam 233 dize yazılmıştır. Bunların çoğunluğu “Koca Mustafa”yı, bir bölümü de “Buhurcular” başlığı altında, hem eşkıyayı hem de kızanlarını kapsamaktadır; zaman zaman dizelerin güçlü oldukları, bazen de şiir kural ve tekniğiyle hiç ilgisi olmayan dizeler olduğu görülmektedir. Bundan da esas yazılanın, yıllar içinde elden ele, dilden dile gezerken yakıştırmalarla değişikliklere uğratıldığı anlaşılmaktadır. Bu dörtlüklerin bir bölümü de, o yıllarda ve bazen şimdi de köy düğünlerinde türkü olarak söylenip çalınmaktadır. Düğünlerde söylenen dizelerin konusu salt eşkıya değildir. Nicedir halk diline düşmüş olan, kulağa hoş gelen tekerlemeler de sıkıştırılmıştır. Ve bu 233 dizenin içinde, Nedret Gürcan’ın Kadı dedesi için söylenen “Yine de geldi mahkemelerin günleri günleri / Çil Kadıya ne cüvaplar vermeli vermeli” dizeleri yoktur. Bundan anlaşılan, kıyıda köşede onlarca Koca Mustafa dizelerinin bulunduğudur. Afyonlu araştırmacı-yazar M. Görktan’ın Koca Mustafa için yazılan dörtlüklerle “Memed” değil sık sık bir İnce Mehmet adı geçmektedir. “Kalk gidelim İnce Mehmet dağlara / Dağlara değil jandarmasız köylere/ Kalk gidelim sürmeli gözlüm dağlara/ Dağlara değil jandarmasız köylere/ Kırıkların çeşmeleri harlıyor/ İnce Mehmet makinalı yağlıyor/ Dom dom kurşun ciğerini dağlıyor/ Güllü gelin başucumda ağlıyor/ Yetiş İnce Mehmet aldırdın beni/ Yad ellere saldırdın beni/ Buhurcular bölük bölük geldiler/ Ak göğsümü delik delik deldiler/ …/ Buhurcular koca gedikten ünledi / İnce Mehmet kulak verdi dinledi/ Koca dağlar inim inim inledi/ Çizmemin içine kanım damladı/ …/ Buhurcular atar atar vuramaz/ İnce Mehmet dumanından duramaz/ Bu memleket işimize yaramaz/ Her bir doktor yaralarım saramaz/ …/ Bahçelerde tutam tutam urfarsın/ Buhurcuoğlu islam değil Bulgarsın/ Gelsin İnce Mehmet beni kurtarsın / Ah ah, karakaşlım gelsin yaramı sarsın” Not 233 dizeden yalnızca içinde İnce Mehmet geçenleri aldım * Solda büyük yengem Zehra öğretmen, eşi Tevfik amcam ve çocukları 1935 Eşkıya’nın Dedeoğlu Ailesinin evine baskını Bizim çocukluğumuz yazıda konu edeilen ünlü eşkıya Koca Mustafa’nın öykülerini dinlemekle geçmiştir. Koca Mustafa’nın ve müfrezedeki bir subayın sevda yüzünden karıştığı talihsiz öyküyü yazılmağa değer buluyorum. Bu öyküyü büyük yengem Dinar’da “Hoca Hanım” diye anılan öğretmen Zehra Gürcan anlatmıştı “İlçe kaymakamı yoktu. Vekil olarak yerine Hâkim Ali Niyazi Bey dedem bakıyordu. Eşkıya iyice azıtmış, soygun vurgun ve kötülüklerde çok acımasız olmuştu. Kendisini takipte olan jandarma erlerinden Ahmet ve Ismail’i, Başçavuş Ramazan’ı şehit etmiş, kayınbiraderi Başmakçılı Çoramık Nuri’yi jandarmaların elinden almıştı. Köylerden gelip gidenlerle Kaymakam vekili olan dedem Ali Niyazi Bey’i öldüreceği haberini de ulaştırmıştı. Vilayet durumu biliyor, izliyor ama sık sık yer değiştiren eşkıya takımını bulamıyordu. İlçe gece ve gündüz korkuyla yaşıyordu. O günlerde dedeni şimdiki evinizin yıkıldı karşı köşesine düşen ve altından dere geçen, Albay Ziya Canefe’in evinin yıkıldı altında bir sanduka içinde saklamışlardı. Gündüz görevini yapan deden, akşamları eşkıyanın baskın korkusu nedeniyle orada saklı kalırdı. O korkulu günlerin bir gecesinde eşkıya Koca Mustafa yüz kadar kızanıyla ilçeye baskın yaptı. Suçıkan’dan başlayarak 250-300 metre uzaklığa beşer onar metre aralıkla kızanlarını yerleştirmiş, at kişnemeleri ve korkutmak için havaya sıkılan kurşunlarla yol üstünde oturan birkaç haneyi sindirerek, asıl niyeti olan baskını ilçenin zenginlerinden sayılan Dedeoğlu Yokuşu’nda evleri bulunan Çinimolla Hacı Mustafa Efendi’nin evinin kapısına dayanmış ve birkaç el silah atmış, Dedezade Hacı Mustafa Efendi’nin pencereye çıkmasını istemiş. İçerde kimse yokmuş gibi evden ses edilmemiş. Bitişiğindeki evde oturan Tekke Mahallesi Muhtarı Mehmet Ali Poçulu, eşkıyaya “Evde” kimse yok!” diye bağırınca üzerine kurşun yağdırılarak öldürülmüş. Eşkıya, ellerindeki kalın baltalarla ahşap kapıyı kırarak evin avlusuna girmiş, ikinci defa ikaz edilince ve silah sesleri avluyu inletince Çinimolla bizzat kendisi avluya çıkarak “Para istiyorsan yanımda yok. Elçi gönder, vereyim” demiş. Koca Mustafa sırıtmış; pis bir kahkaha atmış ve kızanlarına dönerek, “Ne yapalım?” diye sormuş. Onlar da “Evde bilezik, beşibiyerde ne varsa versin, sonra para yollasın!” demişler. Pencereden birkaç ince bilezik atmışlar. Eşkıya “Bu olmaz” demiş. Evde Çinimolla Mustafa Efendi’den başka karısı Hamdiye Hanım, kızı şimdi Doğu Perinçek’in eşi Şule Perinçek’in annesi Şükran Hanım, ve yıllar sonra Dinar belediye başkanı olan bebek Mehmet Dedeoğlu var. Korkulu, acımasız, kahredici bir gecenin yarısında evdekileri “para gelinceye kadar” diye dağa kaldırdı. Üç gün içinde istedikleri miktar para kaldıkları dağa gönderildi ve üç Dedeoğlu serbest bırakıldı” NotBüyük yengem Zehra Hanım’ın anlattıkları bu kadar. Yengem, Dedeoğlu Ailesi’nin büyüğü Çinimolla Mustafa Efendi’nin eşi Hamdiye Hanım’ın kız kardeşiydi. Solda ayakta Yavuz Gürcan, Necdet Gürcan, Mehmet Dedeoğlu’nun kardeşi Yılmaz Dedeoğlu, Nedret Gürcan, Dr. Orhan Gürcan, Hatice Gürcan, iki kişi bilinemedi Koca Mustafa’nın dağa kaldırdığı Şükran Dedeoğlu Doğu Perinçek’in kayınvalidesi Ortada ikinci sırada Tevfik Gürcan eşi Zehra Hocanım, Dedeoğlu Mustafa Efendinin eşi Hamdiye Hanım, evli çiftler, Jale Hanım ve Mehmet Dedeoğlu, Jale hanımın anne ve babası, altta aile çocukları… Bizim İnce Mehmet Yaşar Kemal’in “İnce Memed’inin ta Adanalardan Dinar’a uzanması neden? Onun “İnce Memed” iyle bizimkinin dağda olmaktan öte bir benzerliği var mı? Başka “İnce Memed”ler de olabilir. Kimi halkının uğradığı haksızlığa karşıdır; kimi de bizim İnce Mehmet gibi halkı soymak ve öldürmek içindir. Acaba, Yaşar Kemal bizim İnce Mehmet’imizi alıp, eğitmiş, adam etmiş; ondan sonra mı romanına bir “kahraman” olarak sokmuştur?! Dinar’ın Kırıklar Gökçek köyünden olan, 1919 yılında asker firarisi olarak dağa çıkan Koca Mustafa, etrafını büyüterek çevreye korku salmaya başlamış. Soygunları salt Dinar ve köyleriyle kalmamış Isparta, Burdur ve Afyon’a kadar da uzamıştır. 1925’te Jandarma Komutanı Ragıp Bey kumandasındaki askeri birlik tarafından günlerce izlenmiş ve sonunda kıstırılarak adamlarıyla birlikte öldürülmüştür. Cesedini jandarmanın elinden zorla alan köylüler başını kesmişler, kızağa geçirimiş halde ve kızanlarının cesetlerinin ortasında Dinar hükümet konağı avlusunda halka seyrettirilmişlerdir. Bak Fotoğrafa * Eşkıya Koca Mustafa’nın ve kızanlarının Dinar Hükümet Konağı önünde başları kesilmiş durumda fotoğrafı Kanla biten bir sevda öyküsü Koca Mustafa için ilçeye gelen müfrezenin yakışıklı süvari teğmeni ilçeden ayrılacağı gün -görevdeyken- Dinar’da sevdalandığı bir memur kızıymış kızı kaçırmak isterken canından olmuştur. İlkokul öğretmeni büyük yengem Zehra Hocanım olayı şöyle anlattı “Mevsim bahar, ikindiüstü öğretmen arkadaşlarla öğrencilerimizi hava almaları için yakın bir kıra, pikniğe götürdük. Aralarında beşinci sınıf öğrencimiz güzel bir kız var. Bir süredir kızın arkasında dolanan süvari teğmeni öğrenciler kırda eğlenip şarkılar söyler, oynarlarken süvari teğmeni at üstünde öğrencilerin arasına dalarak sevdalandığı güzel kızı kucaklayıp atın üstüne kucağına alıyor ve hızla uzaklaşıyor. Beklenmedik bu olay karşısında hemen jandarmaya haber veriliyor. Jandarmalar at üstünde daha hızlı hareket ederek teğmene kızı kendilerine teslim etmelerini istiyorlar. Defalarca bu ihtar yapılıyor. Ortalık karışıyor. Dinar ayakta… Teğmen bu isteği kabul etmiyor; çatışma çıkıyor jandarma kurşunları teğmeni öldürüyor; kız yaralı olarak kurtuluyor…” Değerli okurlarım, Nereden nereye? Yaşar Kemal’in Çukurovalı İnce Memed’iyle Dinarlı Koca Mustafa’nın İncemehmet’inin öyküsü sonunda bir teğmenimizin sevdasını ölümle sonlandırıyor… Yengemin söylediğine göre hem teğmene hem kıza türküler yakılıyor; yıllarca söylenen acılı türküler… Gün gelir o türküleri de yazarım. NG Kaynak link Erişim Post Views
Yaşar Kemalin Çukurovada Geçen Romanı bulmaca cevapları en iyi cevabı 10 harfleridir. Bulmaca Cevap ve İpucu Bulmaca Yaşar Kemalin Çukurovada Geçen Romanı Diğer bulmaca ipuçlarını araBir cevap bulun veya sahip olduğunuz harflerden bir kelime oluşturun. Eksik olan her harf için bir nokta yazın. Örneğin, ".la.. arama sorgusu 'Olağanüstü' gibi sonuçlar üretir Diğer kullanıcılara yardım etDaha iyi bir cevap biliyorsanız, Buraya Tıkla I ile başlayan kelimeler Hala doğru cevabı arıyorsanız, I ile kelimeler tam listesine bakın. 3 harfli İa Iaf Iau 4 harfli Iaaf İba 5 harfli İade İale İalu İane İare İaru İata İaze İbad 6 harfli İanus İarea İaşe İason İasos İbaha 7 harfli Iadesiz İambos Iazarus İbadet 8 harfli İadeli İakkhos İalemos İaneten İareten 10 harfli İbadiyye İbadullah 11 harfli İazişmar 12 harfli İambeiynks İareariyet 16 harfli İaneiaskeriye 10 harfli kelimeler Hala Yaşar Kemalin Çukurovada Geçen Romanı cevabını bulmak için yardıma ihtiyacınız var mı? 10 harfli kelimeler Zabitname Zademahdum Zagaçalka Zahiriye Zamazingo Zangariya Zanubezanu Zapotekler Zarangeler Zarizari Zaviyevi Zekabellek Zembilotu Zemtempera Zengarani Zerabzerap Zernişan Zeyilname Zootoksin Zugspitze Zulkarneyn Zurvacilik Zangırtı Zevküsefa Züregurre Zürriyet Züğürte Zülfüyar Zibeline Zibzibi Son Bulmacalar Adotta un Animale Popüler kelimeler
Bir cevap bulun veya sahip olduğunuz harflerden bir kelime oluşturun. Eksik olan her harf için bir nokta yazın. Örneğin, ".la.. arama sorgusu 'Olağanüstü' gibi sonuçlar üretir K ile başlayan kelimeler Hala doğru cevabı arıyorsanız, K ile kelimeler tam listesine bakın. 3 harfli Kaa Kab 4 harfli Kaag Kaan Kaat Kaba 5 harfli Kaama Kabak Kabal Kaban 6 harfli Kaaki Kabaka Kabala Kabale Kabana 7 harfli Kabaçe Kabahat Kabalak Kabalci 8 harfli Kaanthos Kabaddi Kabakçi Kabaklar Kabalık Kaballi 9 harfli Kababurun Kabaceviz Kabadayı Kabakulak Kabaladan Kaballama 10 harfli Kabahatli Kabalaşma Kabaleşka 11 harfli Kabakuşluk 12 harfli Kabakakasuka Kabalakesene 10 harfli kelimeler Hala Yaşar Kemal’In Bir Romanı cevabını bulmak için yardıma ihtiyacınız var mı? 10 harfli kelimeler Üfleyerek Ültimatom Ümitlenme Üretimevi Ürkütmek Üründül Üstelemek Üsteğmen Üstgeçit Üvercinka Üveyevlat Üzümleri Üçüncü Üşengeç Üşütmek Üşütük
“Hıristo o aylarda aldığı arabayla deniz kıyısına gidip geliyordu, Deniz kıyısında bir çardak yaptırmıştı, çardak da ev gibiydi. Orada oturup boyuna Anadolu’ya bakıyordu. Üç ay geçtikten sonra başta Adem, yanında hocalar ve öğrenciler geldiler. Adem dedi ki, “Çok uğraştık seni alıp götürmeye geldik.” Sağ olun ben burada rahatım. Arada sırada beni görmeye gelin.” Onlarda döndüler. Çok üzüntülüydüler. Ölünceye kadar denizin kıyısında, her gün değilse de sık sık, Anadolu’yu seyrediyordu…” Sabahattin Ali “İstek” adlı şiirini “Görünmez kollar boynumda. Yarin hayali koynumda. Sıcak bir kurşun beynimde. Bir ağaç dibinde yatsam.” diye bitirdi. Dediği gibi de Türkiye-Bulgaristan sınırında, bir ağaç dibinde beynine sopayla vurula öldürüldü. Orhan Veli, İntihar adlı şiirinde “Kimse duymadan ölmeliyim. Ağzımın kenarında. Bir parça kan bulunmalı.” diye yazdığı gibi, bir kaza sonucu Ankara’da belediye çukuruna düşüp sonra evinde sessiz sedasız ölüverdi. Bu toprakların sırrı mıdır bilinmez ama, bu toprakların ozanları ölümlerini yazmıştır. Yaşar Kemal de öyle… 2012’de yayınlanan son romanı Ege’de geçen Bir Ada Hikayesi adlı dörtlemesinin Çıplak Ada Çıplak Deniz’ini girişteki bölümle bitirmişti. Bu romanın değerlendirmesini yazdığımda, o yaşında bile kendiyle ilgili çıkan her habere duyduğu merakla bunları medya şirketine takip ettiren ustaya, onda ne gördüğümü belli etmek istememiştim. Çünkü romanın son satırları, 89 yaşındaki yazarın veda cümlelerine benziyordu. Belli ki mübadele denen bu toprakların gördüğü en büyük ve en çabuk unutulan acıda Anadolu’dan edilmiş milyondan fazla Rum’dan biri olan Hıristo nasıl ki en sonunda dönme teklifini kabul etmiyorsa, Yaşar Kemal de vakit geldiğinde “Kal” değişimize “İstemem” diyecek, ama onun gibi bir kıyıdan Anadolu’yu gözlemeye devam edecekti. Öyle de oldu. 45 günlük yoğun bakımda veda değil merhaba beklerken “Ben zaten yazmıştım” dercesine o güzel ata binip gitti… Büyük yazarların büyük insanlar oluşu eserlerinin gücünden gelir. Ama büyük bir insanın büyük bir yazar olması tamamen onun tercihidir. Yaşar Kemal, büyük bir insandı ve insanlığı yazarlığına yansımıştı. 2008 yılında eleştiri dünyamızın duayeni Fethi Naci’nin Teşvikiye Camii’ndeki cenaze törenine katıldığımda Notos’ta Demirciler Çarşısı Cinayeti incelemem yayınlanalı birkaç gün olmuştu. Caminin bir kıyısında Fethi Naci’nin omuzlar üzerinde önümüzden geçişine hem Yaşar Kemal’in hem de Adalet Ağaoğlu’nun ileri yaşlarına karşın ayağa kalkıp saygı gösterişlerini bir kıyıdan izledim. Belki o gün bir öyküye dökülürdü. Caminin boşalıp çıkma sırasının gelmesini beklerken, Yaşar Kemal’in etrafının sevenleriyle dolduğunu gördüm. Çoğunluk benim gibi gençlerdi. Ustaya dokunmak, birkaç söz etmek için heyecandan kıpır kıpırdılar. Gazeteciliğimden bilirim. Röportaj yapacağınız ünlü kişiyle buluşma mekanına gittiğinizde etrafındaki sevgi çemberine o denli kapılan olur ki, sizi unutup onlarla ilgilenmeyi seçer de, utana utana gidip hatırlatırsınız kendinizi. O gün başka türlüsünün de mümkün olabileceğini anlayacakmışım. Yaşar Kemal, gözüyle kartal avlayan yazar sözünün hakkını verircesine etrafındakilerin yüzlerine değil ruhlarına bakıp konuşurken, kıyıda beni görüp, “Gel buraya” diye çağırdı. Gittim. “Kimsin,” dedi. Notos’ta Yer Demir Gök Bakır ile Demirciler Çarşısı eleştirilerini yazanım” diye tanıtınca, önce sıçradı, birkaç adım çekilip tepeden tırnağa baktı, “Sen kaç yaşındasın ki edebiyat biliyorsun” diyerek güldü elini omzuma koydu… Teşvikiye Camii’nden onu caddede bekleyen aracına kadar koluna girip götürürken bana Fransızlar haricinde Demirciler Çarşısı Cinayeti’ne değer veren okurların bulunmadığını, İnce Memed’in fenomenleştirilip diğer eserlerinin hakkınca anlaşılmadığından yakındı. Bunu yaparken de cami önündeki İstanbul’un en işlek yolunun ortasında durmaktan çekinmedi. Onu tanıyan ve sabırsızlığıyla meşhur İstanbul şoförlerinin saygıyla baş selamı verip, tek söz etmeden trafiği kesmeleri de, kısacık yolda ona dokunmak için bir çok insanın yarışması da bir minnet töreniydi… Bizim gibi ancak öldüğünde arkandan iyi sözler söylenebilen bir ülkede yaşarken insana saygıya şahit olmak, üstelik bunu iyi edebiyatın yarattığını görmek çok öğretici oldu. 2008’den rahatsızlanıp yorulmaması için doktorunca uyarıldığı 2014’ün yaz aylarına değin bayram, yıl başı ve özel günlerle birlikte Yaşar ağabeyin yayınlarına dair eleştirilerim sonrasında beni defalarca aradı. Ben de onu. Edebiyatın koca çınarı, benim için çocuktu, heyecanlıydı, ne alıyordu demeden dost oldu. Üstelik her konuşmasında benim edebi kurgularıma asla konuya ders verir gibi değil bunu alt metni haline getirerek öğütler verdi. Yetmedi; kendisinin İstanbul’da geçecek bir cinayet romanı yazdığını anlattı. Kurgusunu uzun uzun söyledi. Ağır yazdığım için tanıştığımızdan beri süren romanımı bana anlattırdı… Sağlığı el vermediğinden sokağa çıkıp yürüyemediğinden yakınıyordu. Ama en son sokakta gördüğü pek yoksul adamla neler konuştuğunu, telefonda anlatırken yazıyormuşçasına betimleyerek söyledi. Sık sık da “Ölüm meleği bana gelene kadar hep iyi daha iyi yazacağım” dedi. Yetmeyenler O yaşında hala aklında kurgular, hala aklında sokak vardı. Nasıl olmasın? Yaşar Kemal, İnce Memed ile tüm büyük yazarların olduğu gibi ilk yapıtıyla kendini edebiyata mal etti. Üstelik İnce Memed, cumhuriyetin ilk yıllarında eşitlik ilkesinin hala ağa-köylü şeklinde köylere inmediğini anlatan hem en önemli siyasi eleştiri romanına imza atmıştı. İnce Memed’in kahraman figürü olmasının yanında edebi niteliği; kurgusu, dili, iklimi ayrı değerliydi. Yetmedi üçlemesi Orta Direk, Yer Demir Gökbakır ve Ölmez Otu ile dünya edebiyatında bir ilki yaptı. Üçlemelerin her biri ayrı üslupla aynı karakterlerle ve başka olay örgüleriyle yazılmıştı. Yani bu üçleme hem ayrı birer roman hem de karakterlerin ruh değişimiyle aynı romandı. Bu, o güne değin dünya edebiyatında denenmiş ama başarılamamış bir uğraştı. Yetmedi, İstanbul’a gitti. Gazeteciliğe öykücülüğü soktu. Erzurum depremi de yazdı, yoksulluk nedeniyle ailelerinin başlarından kovduğu ve İstanbul’a düşmüş sokak çocuklarını da. Hem gazetecilikte röportaj içeriğini değiştirdi, tabi ondan sonra edebiyatta yetenekli insanlar gazetecilik yapmadığından bu tür yeterince gelişmedi, hem de sokak çocukları gibi büyük bir sorunu 1950’lerde görerek iler görüşlülüğünü ortaya koydu. Yetmedi, Çukorova’nın değil şehrin romanını da yazabileceğini ortaya koydu. Kuşlar da Gitti adlı kısa romanı hem üslubunun bıçak gibi bilendiği hem yazı hacminin azaldığı hem de Hemingway’in İhtiyar Adam ve Deniz ile başarabildiği sadeliğin ihtişamı yazı formunun Türk edebiyatındaki en nitelikli eseri oldu. Yaşadığı Basınköy ve Florya’daki çocukların gözünden hem çocukları edebiyata soktu hem şehri anlattı. Yine İstanbul’daki doğa katliamını Deniz Küstü ile anlattı. Bu büyük başarısıyla da doğma büyüme İstanbullu yazarların Batı formundaki romanlarını bir Çukurovalı ve köy romancısı yaftasıyla yazabileceğini göstererek “Edebiyatın sınırı yoktur” dedi. Yetmedi, Anadolu kültürünü Ağıtlar, Gökyüzü Mavi Kaldı ve Sarı Defterimdekiler gibi eserleriyle anlattı. Zaten bunu ayrıca yapmamış olsa bile Çukurova’nın yerel dilini özellikle Fransız romantizm akımının Batı roman formuyla harmanlayarak oluşturduğu ve Yer Demir Gök Bakır ile zirveye çıkarttığı romancılığıyla zaten yapmıştı. Yani Batı kültürü ile Doğu kültürünü altın oranla birleştirdi… Yetmedi, mübadele acılarına değinen en önemli yazar oldu. Bu kez üçlemede yaptığı ardıl ve farklı roman türünü Bir Ada Hikayesi’nde yaptı. Hem Türkiye’de de ütopik roman yazılabileceğini var olmayan bir Ege adası kurarak anlattı hem de romanın son cildini 88 yaşında tamamlayarak, “Artık eline kalem alamaz” diyenleri yanılttı. Yaşar Kemal bunları yaparken sosyalist siyasetten kopmadı, inandıklarını savundu. Kürt bir yazarın Türkçe ile neler yapabileceğini ortaya koydu. Nobel’e sadece aday olmadı 70’lerin ilk yarısında komitenin ödül için ilk tercihi de oldu ama siyasi nedenlerle alması engellendi. Bunu yapanlar Türkiye’de olmasına karşın küsmedi. Hatta Orhan Pamuk Nobel’i kazandığında Pamuk’a “Siyaseten aldı” diye saldıranlara karşı durdu, “Pamuk’u çekemiyor” diyenlerin saldırırken Yaşar Kemal en önce arayıp bu sonraki kuşak yazarının başarısını tebrik etmişti bile… Bir dostun izinden Demiştik, yazarlığı eserinden değil insanlığının büyüklüğünden geliyor diye. Eserlerinden türkü yapıp 60’ların sonunda kapısını İstanbul’da çalan Ankaralı hakim çocuğu Ömer Zülfü adlı genci çok sevmiş. Daha kitapçıda buluştukları ilk akşam köfte yemeye evine çağırmış. Aynı genç 71 muhtırasıyla arananlar listesindeyken İsveç’e gidişine yardım etmekle kalmamış; İsveç’e bu genç dosta destek olmak için gidip orada yaşamıştı da. Zülfü Livaneli’nin büyük ustaların geçtiği kapıdan doğarken geçtiği kuşkusuz. Ama Yaşar Kemal’in ömrünün sonunda benim de şahit olduğum o insan sever yaklaşımı olmasaydı, Yaşar Kemal’siz hayatının çok çok zor olacağı da kuşkusuz… O muhteşem kadınlar Yaşar Kemal demişken iki kadının ismini de büyükçe yazmak gerekir. Thilda Kemal, Yaşar Kemal’in can yoldaşı, 50 yıllık eşi… Büyük ustanın rahat çalışmasında ve yaşamasında büyük pay sahibiydi Thilda Hanım. O yaşamını yitirdikten sonra Ayşe Semiha Baban da Yaşar Kemal’in son ana değin dimdik ayakta kalmasının başrol oyuncusu, onun ilerleyen yaşında yeni romanlar metinler yazabilmesinin hem sebebi hem ilham kaynağı olmuştur. O iki muhteşem kadına da Yaşar Kemal’in okurları çok şey borçlu. İnce Memed, “Duvarın dibinde resmim aldılar. Ak kağıt üstünde tanıyın beni” diye başlar… Öyledir. Yaşar Kemal, okunacaklar arasında en değerlilerindendir. Büyük bir yazarın büyük bir insan olmakla olunabileceğini göstermiştir. Ustadır. Unutulmayacaktır… Ne de olsa, “O güzel insan o güzel ata binip gitti…” Erdinç Akkoyunlu – 2 Mart 2015 Bunlar da ilginizi çekebilir
yaşar kemal in çukurovalı kahraman